Nezahet Hanım

Gözlerini tavana sabitlemiş uzanıyordu epeydir. Uyanalı çok olmuştu ancak kalkmak istememişti. Amaçsızlık hali onu ele geçirmişti, bir meşgalesinin kalmamış olması ruhunu yiyip bitiriyordu. Çalışmak, ona asıl dertlerini unutturuyordu. Emeklilik ona iyi gelmemişti. Doğruldu. Perdesini geceden aralık bıraktığı pencereye baktı. Bir kuş konmuştu pervaza. Gülümsedi. Başını önüne eğdi, sağ el işaret parmağıyla sol elindeki kahverengi lekeyi çıkartacak gibi kaşıdı. Heyhat! Yaşlılık dedi. Terliklerini giydi. Ayağa kalktı.

Ağır adımlarla mutfağa doğru yöneldi. Posta’daki memuriyet yılları gözünün önüne geldi, eski atikliğinden eser kalmamıştı. Demliğe su koydu, çayı çıkardı her zamanki yerden. Salona doğru geçti, masaya bir tabakla bir bardak bıraktı. Yemeye gayret etti ama iştahı da eskisi gibi değildi. Masadakiler olduğu gibi kaldı. Çayı da bardağında soğumuştu. Duraksadı. Gözünden bir yaş geldi. Oysa her günkü rutiniydi bu. Alışmıştı Nezahet Hanım ancak gel gör ki bu bir başınalığın hüznü geçmiyordu bir türlü. Çocukları vardı gerçi. Ama kocasının vefatından beri anlaşmazlıkları daha da artmıştı. Hani sen olmasan ben ne yapardım bunlarla demişti de bir gün, eşinin telkinleri ile zor sakinleşmişti. Ayağa kalktı ama ne yapacağını bilemedi. Unutkanlık da başlamış, işleri iyice zora sokmuştu. Odasına geçti, renkleri çoktan solmuş temiz elbiselerini giydi. Dışarı çıkacaktı, vazgeçti. Takvime baktı, bir yaprağı daha ayırdı. Zaman ne de çabuk geçiyor.

Birkaç gün önce kızı aramış, kocasından yakınarak para istemişti. Çalışmıyormuş, çocuğun okulu içinmiş dedi ama oralı olmadı, peki deyip kapadı telefonu. Kayıtsızlığı her geçen gün artıyordu. Oğlu geçenlerde uğramıştı da bir iki kelam dahi edememişti. Anne bir şey mi oldu diye ısrar etmişti ama geçiştirmişti. Bir şey anlatmaya mecali yoktu. Ara sıra eski dostları arayıp çaya çağırsalar da icabet etmezdi hiçbir davete. Onu en iyi anlayan kişinin vefatından sonra iyice içine kapanmıştı.

Hava güneşliydi o gün, balkona çıktı, mor çiçekli orman gülleri açıvermişti. Gerisingeri mutfağa döndü, cezvenin altını yaktı, ağır ağır kahvesini pişirdi. Bardağını aldı, tekrar balkona çıktı. Güllerin kokusunu içine çekerken bir yandan da yudum yudum içmeye başladı. Keyfi yerine gelir gibi oldu. Rahmetli kocası Mehmet Bey’i anımsadı. Gülümsedi. O da kendisi gibi bir memurdu. Bir tanıdık vesile olmuştu da bir kaç görüşmeden sonra olur demişti. Kırk yedi yıl bir yastığa baş koymuşlardı da bir gün gönlünü kırmamıştı. Üç yıl önce birden göçüp gitmişti. Hasreti her daim tazeydi.

Ah! Mehmet Bey dedi. Anılarından birini çekip çıkardı zihninin derinliklerinden. Bir öğleden sonraydı, telefon çalmış, bir dostlarının vefat haberlerini almışlardı. Ben onsuz ne yaparım Nezahet demişti de geride kalan eşi, pek bir etkilenmişti. Telefonu kapatıp yanındaki hayat arkadaşına sormuştu aynı soruyu. Mehmet Bey de her zamanki mütebessim haliyle merak etme hemen ardımdan haber yollarım sana demişti.

Masaya oturdu. Gözlüğünü taktı, biraz kitap okumaya çalıştı ama beceremedi. Gözü gramofona kaydı. Kalktı, kitaplıktan tozlu bir plak çıkardı ve yerine taktı. Cızırtılı bir ses ve ardından nağme. Koltuğa uzandı, hüznü kaybolmuş, dingin bir hale geçmişti. Hazır hissediyordu, hafifledi önce ve sonra gözlerini kapadı. Bir türlü gelmeyen haber üzerine biten günü düşünerek kendini uykunun kollarına bıraktı.

Yorum bırakın